22 Şubat 2007

Bilgiye Dayanmayan Fikir Sahipleri ve Kyoto Protokolü

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak, sanırım pekte yabancısı olmadığımız bir kavram. Özellikle sosyal ortamlarda, ortak iletişim alanlarında (medya ya da internet gibi) çok sık karşılaşıyoruz böylelerine. Aslına bakarsanız hepimizde biraz var, bize verilenle yetinip kısa sürede fikir sahibi olma alışkanlığı. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmaktan da kötüsü, az ve tek taraflı bilgi sahibi olupta fikir sahibi olmak olabilir mi?

Akşam ana haber bültenlerini izleyerek, gazete manşetlerine göz atarak edindiğimiz bilgi ne kadar sağlıklı? Medya bize neleri, ne ölçüde yansıtıyor; gerçek bilgiye ulaşmamızı gerçekten sağlıyor mu emin değilim. Hele bir de internet var ki; nasıl faydalanacağınızı ve doğru bilgiye nasıl ulaşacağınızı bilmiyorsanız gerçekten korunmanız gereken bir dezenformasyon sağnağına maruzsunuz demektir. Özellikle de e-posta kutumuza sıkça gelen, arkadaşlarımızın bizlere “forward”layıverdikleri; bizimde büyük bir iyi niyetle tüm arkadaşlarımıza yolladığımız mesajlardan edindiğimiz bilgilerle fikir sahibi oluyorsak durum çok fena demektir. Ne yazık ki çoğu üniversite düzeyinde eğitim almış yani okumuş kesim medya ve internetten edindiği sığ ve bazen bilerek eğilmiş bükülmüş bilgilerle fikir sahibi oluveriyor. Sonra da bir bakıyorsunuz ki o fikrin en kuvvetli savunucusu olmuşlar.

Tüm bunları neden yazdım? Aslında çok kereler düşündüm bunları ama iki üç gün önce birden sayısı fırtına gibi artan ve üyesi olduğum iletişim gruplarına gelen aktarılmış mesajlarda anlatılan “Kyoto Protokolü Kampanyası”nı duyduğumda daha iyi anladım anladım artık fikir sahibi olmanın sanıldığı kadar kolay olamayacağını.

Malum ya bu yılın gündemi en meşgul edecek konularının başında küresel ısınma geliyor. Çok önemli bir konu. Birleşmiş Milletlerin raporundan sonra durumun aslında sanılandan da kötü olabileceği (olduğu demiyorum) anlaşıldı. Sanırım üzerinde daha çok yazılıp çizilecek.

Kyoto Protokolü imza kampanyası ise ülkemiz yöneticilerini bu protokolü imzalamaya davet eden bir kampanya. Peki bu protokol nedir, ülkelere ne gibi yükümlülükler getirir, ülkemiz, için gerçekçi midir? 23 sayfalık bu protokol gerçekte küresel ısınmanın çözümü mü? Bu soruların yanıtlarını bir çok gerçek bilgi kaynağında bulabilirsiniz. Ancak bizim yanlış ve eksik bilgiyle fikir sahibi olan yarı aydınlarımız bu kampanyaya katıldıkları gibi herkes de katılsın ve imzalasın diye inanılmaz boyutta bir e-posta kampanyası başlatmışlar.

Elbette bu ülkede yaşayan herkesin özellikle de aydınların küresel ısınmaya duyarlı olmaları gerekir. Gerçek bilgiyi çevrelerine yaymaları gerekir. Kişiler ve kurumlar üzerine düşeni yapmalıdır. Ancak sorunun cozumunun tek yolunun Kyoto Protokolu oldugu yanilgisina düşmemek gerekir.

Türkiye’nin, Kyoto protokolunun hedefi olan karbon emisyon oranlarına ulaşabilmesi için neredeyse tüm enerji faaliyetlerini durdurması gerekiyor. Kısaca bu hedefin yakalanması mümkün değil. Dünyada ki toplam karbon emisyonunun %80 i, toplam 20 ülke tarafından gerçekleştiriliyor. Üstelik bu ülkeler arasında ilk sırada bulunan ABD hala bu protokolü imzalamadı. Ekonomisi hala çok kırılgan olan, insanına hala iş ve aş sağlayamayan ülkemiz küresel ısınma nedeniyle imzalayacağı bir protokol nedeniyle yeni karbon vergilerini sırtlayabilir mi?

Üstelik Kyoto Protokolü, karbon emisyonlarını sınırlandırma hedefi nedeniyle yeni ticaret pazarları ve hem yeni hem de çok karlı sektörler yaratmış durumda. Karbon ticareti diye bir kavram ortaya çıkmış bile. Ne yazık ki küresel ekonomi ve emperyalizm kol kola girmiş, küresel ısınma oyunu üzerinden güya gelişmekte olan (yani aslında gelişemeyen) ülkelerde yeni pazarlar yeni gelişme ortamları arıyor. Onların ülkemizdeki ciddi temsilcilerinden olan medyamız da yarı aydın kesim üzerinden ikna faaliyetini sürdürüyor.

Beni bu noktada asıl üzen ise; çevreci örgüt ve kesimlerin bu gerçeği görmekte zorlanmaları ve bu oyuna alet olmaları.

Peki Kyoto Protokolü tümden tu kaka mı? Elbette değil. Ekonomisini güçlü hale getirmiş ülkeler ki bunlar aynı zamanda emisyonun büyük kısmından sorumludur; bu alt yapıyı oluşturmaya başladılar ve uzun vadede dünyamız için faydalı olacağı kesin. Gerçi protokolün yaratıcısı olan Avrupa Birliği üyesi ülkelerde de emisyon hedefleri henüz yakalanabilmiş değil.


Bir de şu açıdan bakalım; karbon emisyonunun azaltılması için Kyoto Protokolü şart mıdır ya da yeterli midir? Bence değil; ülkemiz zaten hızla uyum sağlamaya çalıştığı Avrupa Birliği müktesebatı kapsamında emisyonun azaltılması yönünde önemli reformları başlatmış durumda, özellikle doğalgazın hızla yayılması sayesinde karbon emisyonunda önemli azalmalar başladı.

İklim değişimlerinin tek sorumlusu Kyoto Protokolünü imzalamayan ülkelermiş gibi hareket edip, Türkiye bu protokolü imzaladığında herşey yoluna girecek zannetmek, hele bu yönde bilgiye dayanmayan fikirlerin sahibi olup bir de bu fikirleri savunmak, kampanyalar başlatmak, gerçek bir aydın davranışı olamaz. Tam da bu noktada, gazetelerde yer alan ve küresel ısınmaya ülkemizin katkısını abartan haberlerinde bu ülkenin yararına ve gerçeği yansıtan haberler olduğuna inanmıyorum.


Hala e-posta kutuma gelmekte olan ve “Lütfen tüm tanıdıklarınıza iletin” ifadesiyle başlayan ve Türkiye Kyoto Protokolü’nü mutlaka imzalamalıdır diye devam eden mesajları tüm arkadaşlarıma iletmektense bu satırları yazmayı ülkemiz adına daha uygun buldum.

Son olarak ülkemizin ve dünyanın ileri gelen iktisatçılarından biri olarak kabul edilen Prof Dr. Erinç Yeldan’ın 15 Kasım 2006 tarihinde Cumhuriyet gazetesinde çıkan KYOTO Protokolünün “Ekonomisi” başlıklı yazısını okumanızı öneririm.

Yazıya buradan ulaşabilirsiniz.

0 yorum: